Osmanlı’dan Türkiye’ye devşirilmiş ‘devlet’ten dürüstlük beklemek!

‘Kültürel soykırım siyasi bir olgudur. Bir halkın ezgilerini çalmak ise inşa edilen ulus-devlet mantığının en belirgin özelliğidir. Kendisinden olmayandan çalmak, koparmak ve onu tüketmek…’

Rojda Oğuz

Savaş koşullarının bütün ilişki biçimleri, rüzgar esintisinde kırılmayı bekleyen dala benzer. Çünkü toplumsal sorunların oluşturduğu birikim, böylesi koşullarda patlamalı bir ruh halini yarattığı için, sallantılı ve kırılganlık en çok böylesi dönemlerde yaşanır. Kültürel soykırım bunun en can acılı ve kanlı parçası olur.

Türkiye’de genelde milliyetçi çevrenin bir böbürlenmesi olan ama mevcut iktidarın hiç dilinden düşürmediği, “Ecdat” kavramının tarihsel arka planını inceleseydi, “Ecdat”ın neden “büyük bir coğrafyadan” silindiği gibi “Ecdatlığında” sonlandığını belki daha iyi anlarlardı. Ama öyle anlaşılıyor ki bütün sorunlarda olduğu gibi “Ecdatlarının” da neden sonlanan bir imparatorluk haline gelişini anlamamıştır.

İmparatorluklar, çok kültürlü, çok dilli, özerk yapılara ama aynı zamanda talancı, baskıcı bir yöne sahiptiler. Zaman içersinde gelişen ulus-devlet-milliyetçi ideolojiyle birlikte, imparatorluk bu özgün talepleri anlamadığı için kendi içinde çatışmalı bir yapıya bürünür. Bu özgün yönleri doğru ele alan ve kendisini dönüştüren devlet kendisini ayakta tutmayı başarır.

Türkiye korkuyla eşitlenmiştir

Türkiye’de Cumhuriyet denilen, aslında bir korku devletidir. Bu korkunun içinde taşıdığı tekçi, inkarcı ve soykırımcı karakter, bütün bu korkusunu toplumsal bir gene ama korkuyla örülmüş, küçülmüş, ciddiye alınmayan bu yönünü milliyetçi bir histeriyle “büyüklük” pikosuna dönüştürdü. “Bir Türk dünyaya bedeldir” kavramı bu yenilgili ruh halinin topluma “büyük Türk milleti” gibi bir kavramla yansıtılması oluyor.

“Biz büyük ve güçlü bir devletiz” ama ardından gelen “Dört etrafımız düşmanla çevirili” deyimi ve toplumun demokratik talepleri ekseninde gelişen muhalefeti, “dışarının maşası, iç düşman” olarak bir toplumsal hafızaya dönüştürme yaklaşımı, bu dile getirdiğimiz korkunun dışa vurumudur. Bu bir anlamda Türk egemenlik sisteminin bir sosyolojik gerçekliği oluyor. Buna korkunun ikiz bir çelişkisi de denilebilir. Gerçek ile dile getirilenlerin uyumsuzluğu kendisini daha çok militarist, despot bir devlet gücüne dönüştürmede çareyi aramaya yöneltiyor.

Psikolojide bunun tanımlanması, “küçüklük kompleksi” olarak tanımlanır. Sosyolojide ise, parçalının kendisini tek parça halinde yansıtma çarpıklığı olarak dile getirilir. Siyaset biliminde, yalanın üzerine inşa edilen siyasetin despotizme dönüşmesi olarak da kabul edilir. Kültürel boyutta incelendiğinde ise kültürler mezarlığı, yani ‘soykırımcı karaktere dayalı sahtekarda’ ifadesini bulur.

Kültürel soykırım siyasidir!

Kurgulanan ve ortaya çıkan bu siyasal sistemin yapısında ahlaki ölçüler yok. Devşirilen de ahlak olmaz; o olmayanı varmış gibi yansıtır, kullandığı etnik kimliği dahi çalmış bir sistemdir. İçinde barındırdığı halkların kültürel zenginliğini dönem dönem yürüttüğü savaş politikalarıyla yok etmeye çalışsa da bu devlet, bugün bakıldığında kültürel hırsızlık sessiz sedasız ve en korkunç şekilde yürütülüyor. Tüm damarlarını tıkamaya çalıştıkları Kürtlerin de kültürü yaşam mücadelesi verirken karşı cepheden yıllara aşkındır en milliyetçi saldırılara maruz kaldı. Türkiye’nin en mütevazi sanatçısı olarak nitelendirilen Neşet Ertaş dahil çok sayıda isim Kürtlerin kültürünü nasıl yerler altına alırcasına hırsızlık yaptığı ortaya çıktı.

Kültürel soykırım siyasi bir olgudur. Bir halkın ezgilerini çalmak ise inşa edilen ulus-devlet mantığının en belirgin özelliğidir. Kendisinden olmayandan çalmak, koparmak ve onu tüketmek…

Osmanlı’dan Türkiye’ye miras: Sendrom

Hırsızlık ve yalan. Bu sistemin ortaya çıkardığı bu modelin ruhu ise sendrom oluyor. Bu kavram Vietnam savaşında Amerikan askerleri için kullanılmış ve Vietnam sendromu olarak literatüre geçmiştir. Bu bir anlamda psikolojik travma oluyor. Osmanlı imparatorluğunun yıkılışı, Türk egemen sisteminde bir sendroma yol açmış, bu sendrom toplumsal bir dokuya dönüşmüştür. “Türkiye üniter yapısıyla bölünmez bir bütündür” söylemi, Kürdistan gerçekliğinin bir başka türlü itirafı olduğu gibi bilinç altına Kürtlerin her an kopuşu dayatacağını ve bölünebileceği sendromuna dönüşmesinin dışa vurumu da oluyor. Tek bir etnik kimliğe dayalı devlet yapılarında yada toplumsal sorunlarını çözmüş, çok kültürlü, dili toplumsal yapılarda böylesine bir psikolojiye rastlamak mümkün değil.

Devşirme ve psikolojik yıkıntı

Psikolojik yıkıntılar içinde halkların kendilerini devam ettirmek için en ana hatları olan kültürlerine saldırı da burada kendisini en net şekilde ortaya çıkarıyor. Osmanlıdan bu yana Türkiye’de devşirme politikasının temeli de budur.

Parçalı, farklı sosyal, kültürel ve dilsel yapıları zorla tekleştirme, inkar etme ve soykırıma tabii tutup, bütün coğrafyanın yerleşim adını değiştirmeye gidildiğinde, sürekli bir “parçalanma” sendromunu yaşamayı kaçınılmaz kılacağı açık. Bu sendromun bir diğer boyutu da, kuşkularla örülmüş, düşman yaratma ve toplumu süreklileşen bir savaş içersinde tutmak oluyor.

Hırsız ve yalanın üzerine inşa edilen sistemin, toplumda sürekli sendrom üretmemesi düşünülemez. Çünkü varlığını toplumu kendisine ortak yapma üzerine kurgulamıştır. Kürtlerin ayağa kalkışını kırk yıl, “Eşkıya, bölücü, dış güçlerin maşası, terörist” olarak tanımlayarak, uyguladığı inkarcı, soykırımcı politikalarını, “Herkes Türk’tür” yalanıyla, bütün toplumsal kimlikleri, kültürleri çalmış, üzerine “Türklük” etnik kimliğinin etiketi yapıştırılarak, toplum kandırılmıştır. Kandırılmıştır çünkü “Ölürüm Türkiye’m” şarkısının müziğini bile Kürtlerden çalış Kürtlere milliyetçi, kanlı elleriyle işkence ede ede dinletmiştir.

Bu devran böyle sürmez!

Bir halk deyimi var: Dimyat’a pirince gideyim derken, evdeki bulgurdan olma! Bu deyim bir toplum-siyaset sosyolojisinin basit, ama en çarpıcı ifadesi oluyor. Bir devlet kendi varlığını hırsızlık üzerine inşa ederse, yetiştireceği siyasetçi, sanatçı da hırsız ve yalancı olur. Ve bunun dışında var olmaya çalışan siyaset ve kültür alanına yaşam şansı vermemeye çalışır. Çünkü, toplumsal gerçeklik ile devlet-iktidarın ayakta tutmaya çalıştığı, toplum çok farklıdır. Doksan yıllık hırsızlık, yalana dayalı devlet-iktidar şablonları artık tutmuyor ve her şeyi tüketme noktasına getirmiş bulunuyor. “Vatan millet Sakarya” söylemi kirliliklerini örtemiyor, tutmuyor.

“Gönül Dağı’nda” kendisine yer ettiği “Ölürüm Türkiye’m”, Kürt kültürüne, Kürt tarihine ömür vermişlere çatal fırlatanların yüzüne yüzüne çarpıp dursun, Kürtler kendi kültürlerinin kuşaktan kuşağa giden hırsızlıklarını ortaya çıkarmaya devam edecektir. Elbet bu devran böyle sürmez.