Makbule Babaoğlu:‘Mezarsız ölüler’ coğrafyasında bir uzun yürüyüş

Dilhan Yılmaz

DİYARBAKIR- ‘Kimseleri’ olduğu halde kimsesizler coğrafyasına dönüştürülen Kürdistan’da, yıllarca oğlunun kemiklerini arayan bir anne olan Makbule Babaoğlu… Oğlunu bulamadan ve dilinden düşürmediği barışa kavuşamadan bu topraklardan göçtü. Gittiği her eylemde barışı dilinden düşürmeyen Makbule ana, her zaman barışın oğlu Nazım’ı getireceğine inandı.

Çocuğunun kemiklerini dahi bulanların sevindiği, çiçek koyabileceği bir mezar taşının hayalini kuran anaların coğrafyasında bir anaydı Makbule Babaoğlu. Her şeye rağmen “Yine de barış” diye her Cumartesi bir araya gelen ve Galatasaray Meydanı’nda ‘Kaybedenlerin kaybedeceği’ günü bekleyerek hesap soran analardandı… Makbule ana ömrünün 23 yılını Türkiye’nin yine bugünlerdeki gibi karanlık bir dönemden geçtiği 90’larda ‘faili meçhul’ cinayete kurban giden oğlu Nazım için verdiği mücadeleye adadı.
Urfa’nın Siverek ilçesinde 12 Mart 1994 yılında kaçırıldıktan sonra kendisinden bir daha haber alınamayan Özgür Gündem Muhabiri Nazım Babaoğlu’nun faillerinin yargılanması için mücadele eden Makbule ana, yıllarca İstanbul Galatasaray’daki Cumartesi Anneleri eylemlerine katılarak mücadelenin sembolü haline gelen kadınlar arasında yerini aldı.

Ne oğlunu ne de barışı gördü

Yaşamının her alanında mücadele eden Makbule ananın direnişi 80’lere dayanıyor. Makbule ananın oğlu İrfan 1980’de gözaltına alınır ve yıllarca cezaevinde kalır. Ardından 1992’de tutuklanan oğlu Burhan’a müebbet hapis cezası verilir. Makbule ananın direnişi de cezaevleri yollarında oğullarına destek olmakla başlar.
Neredeyse bütün çocukları gözaltı ve baskı sürecinden geçen Makbule ananın, 12 Mart 1994 tarihinde ise Özgür Gündem Gazetesi Muhabiri oğlu Nazım Siverek’e bir haber için çağrılarak gözaltında kaybedilir. Yıllarca çocuklarını savunan her zaman onların yanında olan Makbule ana, son nefesine kadar da Nazım’ın bir mezarı olsun diye mücadele eder. Yıllarca devlete faili meçhullerin akıbeti sorulmadan bu ülkeye barışın gelmeyeceğini aktaran Makbule ana, bu topraklarda ne barışı görür ne de oğlunun nereye gömüldüğünü öğrenebilir.

Nazım’dan bir daha haber almaz

Oğlunun gözaltında kaybedildiği haberini aldığında her yerde oğlunu arayan Makbule ana, Urfa’dan kalkıp Siverek’e gider. Siverek’te bir şey öğrenemeyince Urfa’ya döner ve karakola gider. Karakolda Makbule anaya “Biz oğlunun nerde olduğunu bilmiyoruz. Biz görmedik” derler ve O daha sonra oğlunu bulmak için tekrar Siverek’in yolunu tutar. Siverek ile Urfa arasında savcıdan savcıya koşturur durur. En son Siverek’teki savcının oğlunun yaşamını yitirdiğini ve Urfa’ya gönderildiğini söylemesi üzerine Makbule ana, bu kez de Urfa’ya gider. “Senin oğlun PKK’li” diyen savcıya “Madem oğlum PKK’li sizin tutup öldürmeniz mi lazım, yakalayıp cezaevine koyun” diyen Makbule ana bir daha oğlu Nazım’dan haber almaz.

Tek isteğim oğlumun mezarı

Cumartesi Anneleri eyleminde yer alan Makbule ana bir eylemde, “Sadece oğlumun nereye gömüldüğünü bilseydim bana yeter. Bana sadece onun kemiklerini bulun. Benim tek isteğim oğlumun mezarı neredeyse, mezarını bulsunlar. Daha sağken oğlumun mezarını görmek istiyorum. Her akşam yatağa girdiğimde oğlumun yüzünü görüyorum, düşüyor gözlerime. Sabaha kadar yatamıyorum. Her kapı çaldığında diyorum, belki oğlum Nazım geldi. Kendime devamlı diyorum, acaba bir yerden çıkıp gelecek mi? Ama gelmedi. Benim oğlumun etini de kemiğini de kaybettiler” diyerek haykırır.

Kimsesi olup kimsesizleştirilen coğrafyanın çocukları

Gitmediği yer, çalmadığı kapı, katılmadığı eylem kalmaz. Günlerini devlet kapılarında, valiliklerde geçiren Makbule ana sadece yüreğinin acısının soğumasını sağlayacak, gidip başında özlemini dile getirecek bir mezar taşı için yıllarca mücadele eder. Nazım’ın gözaltında kaybolduğu yıllarda Fırat Nehri kenarında bir cenaze bulunur. Nazım’ın annesi ve babası cenazeyi görmek için çok uğraşırlar ama devlet buna izin vermeyerek, cenazeyi kimsesizler mezarlığına defneder. Ve ondan sonra Makbule ana, günlerce kimsesizler mezarlığında Nazım’ı arar. Kimsesi olup da kimsesizleştirenler arasında oğlunu bulmaya çalışır.

Torun’u Nazım’ı oğlu Nazım olarak sever

Tabi bütün bu yıllar içinde Siverek’ten Diyarbakır’a oradan da Urfa’ya taşınan acısından ve öfkesinden hiçbir yere sığamayan Makbule ana, en son yıllarını Diyarbakır’da geçirir. Yaşadığı derin üzüntüden dolayı son zamanlarında birçok hastalıkla birlikte alzheimer hastalığına da yakalanır ama insan en çok hasret kaldıklarını unutmaz ya Makbule ana da hastalığına inat hep Nazım’ı hatırlar. Son nefesine kadar da Nazım’ı unutmaz. Çünkü Nazım onun içinde kapanmayan bir yara olarak kalır. İçinde hep Nazım’ın bir gün 19 yaşında olduğu gibi çıkıp geleceği umudunu yeşerten Makbule ananın, gözü kulağı her daim kapıda, gelecek küçücük bir haberde olur.

Evde haber ajanslarını sürekli açık tutar. Nazım’ın akıbetinin ne olduğunu, yaşadığı sürecin belki bir yanı yansır diye gözünü ajanslardan ayırmaz. Yıllarca dua edecek bir mezar taşı olsun diye mücadele veren Makbule ananın, bütün girişimleri sonuçsuz kalır. Bu yüzden de hasret kaldığı Nazım’ının ismini torununa verir. Makbule ana torunu Nazım’ı severken aslında gizliden gizliye oğlu Nazım ile hasret giderir. Bu yüzden de yıllarca torunu Nazım’ı oğlu Nazım diye sever.

Sesi hala yankılanıyor…

Gittiği her eylemde barışı dilinden düşürmeyen Makbule ana, her zaman barışın oğlu Nazım’ı getireceğine inandı… Geçtiğimiz günlerde hastalığından dolayı yaşamını yitiren Makbule ananın bir eylem günü sarf ettiği şu sözler ise aslında kimsesi olup da kimsesizleştirilen coğrafyanın her parçasında yankılanıyor:” Devleti yönetenlere soruyorum; oğlumun kemiklerini bana vermeden nasıl barış yapacaksınız? Çocuklarımızın kemiklerini bizden gizleyerek nasıl barış yapacaksınız?”