Gılgamış’ın çaldığı Sedir ağaçlarının ruhu, Hasankeyf’de hayat bulacak

Rojda Oğuz

‘Doğanın tahribatı ve ilk tecavüz aynı dönemde gelişiyor. Soruyorum; Türkiye’de kadın üzerindeki politikaların bu kadar sımsıcak yürütülmesinin hemen akabinde doğaya, tarihe saldırı sizce tesadüf mü?’

İnsanın iç dünyası yahutta doğası denilen olay aslında doğanın ta kendisidir. Doğanın tahribata uğraması insanın kişiliğinin iç dünyanın da darbelenmesini beraberinde getiriyor. Aslında tarih kavramını çok doğru bulmam. Çünkü tarih denilen olay egemenlerin kendi denetim araçlarının anlatımı oluyor. Oysa insanın doğasında kategorikleştirme olayı yoktur. Egemenlerin doğayı denetim altına alma süreciyle toplumu denetim altına alma süreci aynı döneme tekabül eder. Bu daha çok da kadında kendisinde açığa vurur. Çünkü kadın aslında doğanın hem bedensel, duygu hem de düşünsel ve davranış biçimi olarak doğanın bütün özelliklerini kendisinde taşır.

Doğayla kadının denetime alınması aynı zamanda toplumun ve doğanın egemene göre biçimlendirilmesidir. Doğa, egemenin daha çok güç, zengin olma, onu kendi çıkarları doğrultusunda denetimine alma ve tahrip etme durumu -nasıl ki toplumu o doğanın biçimlendirilmesi biçimde yeniden düzene sokuyorsa- kadının biçimlendirilmesi, toplumun yaşam biçiminin ve düşünme biçiminin düzenlenmesi oluyor.

Yakın çağımızda egemenlerin sık sık ilkin “kadını vurun!” deyimi bu gerçekliğin bir dışa vurumudur. Çünkü kadın toplumun düzenlenmesinin temel aracıdır. Kadın denetime alındıkça ve biçimlendirildikçe toplum da denetime alınıyor ve yönetime açık hale getiriliyor. Yoksa “kadını vurun!” deyimi fiziksel anlamda değildir.

Doğanın tahribatı ve ilk tecavüz aynı dönemde gelişiyor. Soruyorum; Türkiye’de kadın üzerindeki politikaların bu kadar sımsıcak yürütülmesinin hemen akabinde doğaya, tarihe saldırı sizce tesadüf mü? Bence değil!

Denetlenmen için onu kendi özünden çıkarman gerekir

Genel anlamda bakıldığında toplum ile doğa ilişkisinin böyle şekillendiğini görebiliyoruz. Peki egemenlerin doğa üzerindeki tahakkümü nasıl gelişiyor. Denetim mekanizması denilen olay tahakkümün gelişmesidir. Çünkü bir şeyi denetlenmen için onu kendi özünden çıkarman gerekir. Yahutsa bir şeyi “kendisi” olmaktan çıkararak ancak denetim altına alınabilir. Bu düşünce biçimi ilk kent devletlerinde günümüzün “modern” ulus devletlerine kadar gelişen bir süreci kapsıyor.

Nasıl ki ilk kentleriyle devletleriyle başlayan sömürgecilik tarihi, Gılgamış’ın Sedir ağaçlarına dönük geliştirdiği saldırıyla başlıyorsa, -dikkat edilirse sömürgeciliğin temel karakteristik özelliğidir bu- bugün her sömürülen toprak parçasında Sedir ağaçlarının ruhani özelliklerini de görmek mümkün.

Denetime almadığını yok ederler!

Kendisine ait görmediğini, ama başkasına ait olanı kendisi olmaktan çıkararak kendisine ait kılma girişimi aslında sömürgeciliğin bir başka tanımıdır. Daha sonra gelişen imparatorluklar, ulus devletler ve uluslar arası emperyalist sistemin bütün işgal istila hareketlerine bakıldığına Gılgamış’ın Sedir ağaçları için geliştirdiği saldırının gelişmiş biçiminin hayat bulmuş olduğunu görürüz. Sömürgecilik denetime alamadığını, kendisine benzetemediğini fiziki olarak imha eder, imha etmeye çalışır. Gılgamış, Sedir ağaçlarının kurucusu Humbaba’yı denetime alamadığı için öldürüyor. Egemenlerin gelişim sürecine bakarsak benzeştiremediğini yok ve imha etmeye, benzeştirebildiğini denetime alıp, devşire bildiğini de yaşatmaya çalışır.

Egemenlik tarihi denilen bu süreç bütün imparatorluk sürecinde yaşandığı gibi devşirme olayı Arap İslam işgal ordularıyla daha çok geliştirilerek bir sitem haline dönüştürülüyor. Modern sistemin temelleri haline getiriliyor. Tarihte batı emperyalist devletleri bundan esinlenerek işgal ettiği yerlere Hıristiyan misyonerleri götürmeye başlamıştır.

Ve bu Hıristiyanlaştırma veya sonraki süreçte İslamlaştırma, toplumun kendisi olmaktan çıkma, kendi tarihi kültürel miraslarına yabancılaşma sürecini de başlatıyor. Bu sömürgecilik süreçlerini bakıldığında devşirmeyle doğanın kültürel mirasın tahribatı at başı gibi gider. Çünkü biri gerçekleşmeden diğerinin gerçekleştirilmesinin koşulları yoktur. İç içedir. Afrika ve Amerika kıtasında sömürgecilik sürecine bakarsak büyük bir fiziki imha, soykırım ve aynı zamanda büyük bir doğa ve kültürel soykırım biçiminde doğa denetime alınır.

Batıda geliştirilen bu işgal istila süreçleriyle Ortadoğu coğrafyasında İslami imparatorlukların en gelişmiş biçimi olan Osmanlı imparatorluğu batının ve Arap İslam ordusunu bütün bu özelliklerini kendi iktidar egemenlik sisteminde bir senteze dönüştürür. Bu sentez imparatorluğun yayıldığı yerlerde büyük bir devşirme ve aynı zamanda tarihi kültürel mirasın da kendi ideolojik yaklaşımına göre değiştirilip cinsiyeti bilinmeyen bir mimarı yapılarak dönüştürülür.

Osmanlı’nın, Balkanlardan Ortadoğu’ya dönük devşirme politikaları, denetime alma, kendi kültürünü ve yaşam biçimini hakim kılma yine aynı zamanda denetim altına alınan toplulukların toplumsal kimliklerinin Osmanlıcılık içerisinde eritilmesiyle yüz yıllarca hüküm sürdü.

Osmanlı’dan ulus devlete geçiş süreci “devşirme siyasetinin” bir iktidar aracı olarak Osmanlı’yı yeni kaynaklar arayışına soktu.

Çünkü imparatorluklar döneminin bitişi, ulus devlet inşaa etme, ulus devletin temel karakteristik özelliği etnik kimlik üzerinde yaşam bulmasıdır ki, Cumhuriyetin kuruluş sürecine bakıldığında adına ulus devleti inşaa edildiği Türklük bir devlet biçimi olarak varlık bulmasının koşullarına sahip değildi ama devşirme siyaseti bu etnik kimliği bir araç olarak kullanarak diğer toplumsal kimlikleri, kültürleri, baskı ve soykırım aracıyla etkisizleştirip denetime aldı.

Siyasal iktidarın bu köksüzlüğü soykırımın geliştirilmiş hali olan “bir kök oluşturma çabası” içerisine giren bir ulus devlet modeli dünyaya gözlerini açtı. Doğa ve kültürel mirasın bu kadar tahribata tabi tutulmasının temel nedeni de kime ait olduğundan çıkarmak ve kendisi gibi devşirilmiş, ne olduğu belirsiz bir hale getirmek, bunun koşullarının olmadığı yapılarda da fiziki imha gerçekleştirerek büyük bir tahribata yol açmaktır. Bu tahribatın en belirgin merceği ise 1924’lerde “Herkes Türk’tür” sloganıyla bir veba gibi halklara dönük köksüzleştirme politikasıyla kendisini gösterir. Bütün ketlerin, köylerin, insanların ve coğrafyanın isimlerinin değiştirilmesi ulus devlet mantığında olan köksüzleştirme ve kendisine bir kök oluşturma süreci olarak ele alınabilir. Bana göre en somut ve net örnek budur; Kürtler ve Ermeniler için özellikle.

Kürtlerin toplumsal kimlik ve coğrafik yapısı sürekli kendisine ait dinamiklerin boy vermesine yol açmıştır. Devlet bunu bildiği için Kürtlere ve Kürdistan’a dönük hep askeri boyutta bakmış ve bütün varlığını askeri tahakküm biçiminde yaşatmaya çalışmıştır.

Devletin sürekli Kürtlere askeri boyut sistemiyle bakması ve saldırılar geliştirmesi sömürgecilik sisteminin en tehlikeli biçimlerinden biridir. Bir taraftan dilsel ve kültürel olarak büyük bir asimilasyon, yer altı kaynaklarının talanı, yoksul bırakma, açlıkla terbiye etmeye çalışma bir diğer taraftan da Türk İslam sentezi eksende toplumu sürekli bir devşirme sürecine tabi tutarak denetimde tutmaya çalışması… Tekrar etmek gerekirse bu sömürgecilik biçimi klasik anlamda bildiğimiz sömürgecilik sisteminden daha tehlikeli ve daha soykırımcı bir özelliğe sahiptir.

Türkiye’nin Kürtler üzerindeki politikalarını periyodik takvimlere bölmek gerekirse 60’lara gitmekle bir hatırlatma yapmak yerinde olacaktır. Türk hükümetler, 60’lardan itibaren dünyada hızla gelişen ulusal kurtuluş mücadeleleri, Barzani hareketi, Kürtlerin kendisine karşı bir tehlike haline gelmeye başlayacağını gördüğü için bir taraftan siyasal islamla denetime alma diğer taraftan kültürel mirasların toplumsal bilincin canlı tutulmasındaki özelliğini görerek yok etme girişimi olarak barajlar sistemini devreye sokulmasını getiriyor.

İlk geliştirilen baraj, Keban Barajı daha sonra Atatürk Barajı denilen Fırat Barajı. Ve bu iki barajın özelliklerine bakıldığında Mezopotamya’nın bütün kültürel mirasının önemli bir kısmının bulunduğu coğrafyanın nasıl tahrip edildiğini görebiliriz. Hasankeyf ve Hakkari tarafında geliştirilmek istenen baraj sistemi de bu politikanın yakın zamandaki askeri stratejinin de bir parçası olarak karşımızda duruyor. Daha büyük bir kültürel mirasın yok edilmesinin yanı sıra dikkat edilirse aynı zamanda büyük bir doğa katliamının da geliştirildiği bir dönem oluyor.
Neden bu kadar tarihi mirasa ve kültürel yapıya öfkeliler?
Bu sadece Hasankeyf’le sınırlı değil Sur, Cizre, Dersim, Nusaybin’deki kültürel mirasın imha edilmesiyle denetime alınamayan insanların büyük bir kıyımdan nasıl geçirilmeye çalışıldığının da bir göstergesidir.

Neden bu kadar tarihi mirasa ve kültürel yapıya öfkeli ve saldırgandır devlet? Çünkü bunların hiçbirini kendisine ait görmüyor ve kendi varlığı için bir tehdit olarak görüyor. Bir dönem varlığı bile kabul görmeyen bir halk işler yoluna girmeyince birden “kardeş” kesiliyor. “Kardeşin”in toprağına, suyuna, ekmeğine göz dikmek elbette kendisinden görmemekten geliyor.

Bundan dolayı ezelden beri bu ülkede, yok etme ve tüketmeye çalışma ve üzerinde kendisi gibi bir devşirme sitemini hakim kılma içgüdüsü var. Gılgamış ile beş bin yıl sonra Enkidu’nun devşirilmiş ruhu siyasal İslam’da vücut bulmuş oldu. Gılgamış, farklı kimlikle ve farklı bir oluşumla bu sefer Sedir ağaçlarını değil halkların tarihi olan Hasankeyf üzerinde kendisini yaşatıyor.