Beşiktaş’taki balık, Adalet ve Vicdan Nöbeti

‘Belki bir haftalık nöbet halkların özlem duyduğu adaleti ve eşitliği getirmez ama bir yerden başlamak gerekmez mi? Değmez mi aynı halayda aynı düşün peşine düşenlerle buluşmak…’

Reyhan Hacıoğlu

“İstanbul’u dinliyorum” gözlerim ve kulaklarım açık, hayretler içinde. Önce Taksim’de kazma kürek sesleri geliyor, sonra Beşiktaş’tan ışıklardan bir balık geçiyor, sahi diyorum bak. Yağmur bir yağsın her yer Venedik oluyor bu aralar. Hayretler içinde izliyorum, Anadolu’nun bilmem ne köyünden gelmiş teyzemler entarisi, lastik ayakkabısıyla tur rehberi anlatıyor elini İstiklal’e doğru sallayarak, bakıyorum toz toprak ve işçiler var o yünde. “E be teyzem köyün daha güzel değil mi” diyesim var, sonra aklıma geliyor belediye dediğin tam da böyle olur.

Hizmetse hizmet kardeşim üşenmemiş getirmiş, İstanbul görsün diye. Hâlbuki Kürdistan’da olsa neymiş halk belediyeciliği; çok dilli, çok kültürlü, çok bilmem çok bilmem ne. Ne gerek var halkımızın kafası karşımasın diye her şey “tek” daha iyi değil mi! Misal su baskını Tarlabaşı’nda da Kısıklı’da da aynı, gerçi hiç düşünmemiştim Kısıklı’yı da su basmış mıdır ya! Aman neden bu kadar taktıysam.

“İstanbul’u dinliyorum” ölenler ve yaşamayı başaranlar arasında, ölenler diyorum zira ölüm ucuz bu topraklarda insan öldürmek kolay hele devlet memuruysan, hele de polissen, of bir de askersen değme keyfine, evde tabak çanak kırma çık sokağa insanların bin bir güçlükle büyüttüğü çocuklarını vur! Üç beş ay, bilemedin 12 taksitle hop dışardasın. Yaşamayı başaranlar diyorum, zira zor bu coğrafyada yaşamak. Fatih Terim’in 952 bin TL, ha bir de 500 TL’si vardı, aldığı bir ülkede ne bileyim dokunuyor işte insana 12 saat çalışan bir fabrika işçisinin 1 bin 373 TL alması.

Eskiden sporcunun zeki, çevik olanı makbuldü şimdilerde “devletine ve milletine” pardon Saray’a bağlı olanı makbul. Neyse çok anlamam zaten spordan, ama bir dönem iyi oynamışlığım var defansta. Tabi keşfedilecek kadar yetenekli değildim, benim ki “futbol erkek işidir” kategorisinden “kızlar” da oynar kategorisine yükselmek gibi bir şeydi o dönem.

“İstanbul’u dinliyorum” derin bir çığlık eşliğinde. Hacı’nın arkadaşı anlatmıştı: “Hacı’yı öldürdüklerinde ve biz o görüntüleri gördüğümüzde, kuzenimle parkta buluşup ağlardık” çünkü diyordu öfkemizi anlatacağımız, çığlıklarımızı duyuracağımız kimse yok diye ve üstelik isyan da etmiyorlardı. İnsan içinde ölü biriktirir de çığlık atmadan, isyan etmeden, sokağa çıkmadan nasıl durur… Aklım almıyordu henüz o vakitler. Sonrası ardı ardına gelen Cizre, Sur, Nisebin, Hezex, Silopiya…

Anladım ki insan susarmış. Hani bir şey yapamamışsın ya, o yüzden ne zaman Kürdistan desen son iki yılda anlamsız bir susma gelir. Masada sözler değişir, konudan konuya atlanır sonra çay, kahve derken, kapıdan çıktığımızda “hayatlarımıza” döneriz. Hiç unutmam Cizre yaşandığında ben sezon sonu indiriminden bir ayakkabı almıştım. Ne güzeldi, hala giyerim misal. İşte tam da buydu özetimiz…

“İstanbul’u dinliyorum” vakitlerden bir akşamüstü, açlık grevi 150’inci güne yaklaşıyor, 171 gazeteci tutuklu, 25 kişi panzerle ezildi, 6 mülteci öldü, 5 işçi vinçten düştü, 7 yaşındaki çocuğa babası, amcası, bir kadını özel güvenlikçi darp etti, 34 kadın katledildi, 15 milyon fıstık ağacı… Liste uzayıp gidiyor sayılar değişiyor ama vardıkları nokta hep aynı. Bir yerlerde bir şeyler ve birileri ölüyor…

Bazen düşünüyorum birini çağırıp ağlamam gerekiyor mu? Seher çağırmıştı yıllar önce beni; henüz BDP vardı, ev arkadaşlarıyla tartışmıştı. Oysa sadece selamlaşırdık onunla öncesinde, o benim ben onun Kürtlüğünü bilirdim sadece ama o gece çağırmıştı işte. “Neden herkes rahat rahat seçim çalışması yapıyordu, bizim dile getirmemiz bile ayrımcılık oluyor” diye sormuştu bir dolu ağlayarak… Üstünden bir hayli zaman geçti, HDP mitingleri bombalandı, barış isteyenler katledildi, evini toprağını sahiplenmek isteyenler diri diri yakıldı, insanlar işlerinden edildi…

Ne düşünüyor acaba şimdi. Oysa hiç bir şey değişmedi! Yine herkesin istediğini Kürtler isteyince “ayrımcılık “oluyor ama Kürtler eski Kürtler değil ve o gün onu yalnız bırakan “solcu” arkadaşları da artık eskisi gibi değil. O yüzden “Adalet ve Vicdan” sanırım eylemin adı. Ve çok trajik, bir parkta toplanmış yine insanlar. Tıpkı Hacı’nın arkadaşları, tıpkı benim ve Seher gibi. Ama şimdi onca yaşanmışlığa rağmen gidip ağlayıp gelirsek ve hatta gitmekten bile imtina edersek ayıp olmaz mı onca yiten güzel insana, haksızlık olmaz mı çocukluk düşlerimize. “Ben çocukluk düşlerime ihanet etmedim” demiyor mu düşleri için kendini adayan…

O yüzden kendi “hayatlarımıza” dönüp kaldığımız yerden acı çekmemek için, varıp gitmek gerek herkese adalet diyenlerin yanına. Belki bir haftalık nöbet halkların özlem duyduğu adaleti ve eşitliği getirmez ama bir yerden başlamak gerekmez mi? Değmez mi aynı halayda aynı düşün peşine düşenlerle buluşmak…