Sırça Fanus’ta bir kadınlık mücadelesi: Sylvia Plath

HABER MERKEZİ – Gizdökümcü şiirin en önemli kadın temsilcilerinden, Amerikan edebiyatındaki ilk feminist roman yazarı Sylvia Plath, 54. ölüm yıldönümünde anılmaya ve eserleriyle kadınlara seslenmeye devam ediyor.

Amerikalı şair Sylvia Plath, feminist edebiyat içinde kadın hikayelerini dizelerine taşıyan Gizdökümcü akımın en önemli öznelerinden birisi olarak geride bıraktığı eserleriyle ölümünün 54. yıldönümünde de feminist edebiyat yazın dünyası içinde yerini korumayı sürdürüyor. Virginia Woolf, Simone de Beauvoir, Marguerite Duras gibi isimlerle beraber 20. yüzyılın en büyük kadın edebiyatçıları arasında adı geçen Sylvia, hem eserleri hem de yaşamındaki kadınlık deneyimiyle izler bırakmıştır. Deneyimlerini hem şiirlerinde, hem de yazdığı iki romanında ve günlüğünde yansıtarak kendi feminist uyanışının da habercisi olmuştur.

Sylvia’nın ilk şiir ‘Daddy’

Sylvia, 27 Ekim 1932’de ABD’nin Massachusetts eyaletinde, Alman bir baba ve Amerikalı bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Çocukluğunun yansımaları ileri yaşlardaki ruh halinde oldukça belirgin bir biçimde gözlenebilmiştir. Babasını 8 yaşında kaybetmesinin ardından, kendi deyimiyle “tanrıya küser” ve annesine “Bir daha Tanrı’yla konuşmayacağım” diyerek günlüğüne şunları yazar: “Sanırım aşağı yukarı 9 yaşıma kadar mutlu, gayet dertsiz tasasız biriydim. Dokuzuma geldiğimde hayallerim hepten yıkıldı.” Sylvia, ‘Daddy’ isimli bilinen ilk şiirini bu dönemde yazar. Sylvia için babasının ölümünden sonra annesinin ilgisini hastalıklı olan erkek kardeşine daha çok vermesi sebebiyle yalnız geçirdiği çocukluğu başlar.

Kaos dolu bir yaşamda başarılı bir öğrencilik

İlk gençlik yıllarını annesi ve erkek kardeşiyle geçiren Sylvia, okul yılları boyunca çok disiplinli ve çalışkan bir öğrenciydi. İlk şiiri 9 yaşında Boston Herald’da basıldı. Çocukluk yıllarında rahatsızlığının ilk izleri gözlemlenmeye başlayan Sylvia, hayatı boyunca ileri derecedeki manik depresif bozukluğu ile mücadele etti. 1950’de burs ile Smith College’e giden Sylvia, bu okulda eğitimine devam ederken ilk intihar girişimini gerçekleştirir. Daha sonra Fulbright bursuyla Cambridge Üniversitesi’ne kabul edilen Sylvia, 1953’te Mademoiselle Dergisi’nin açtığı şiir yarışmasında birincilik ödülü aldı. Başarılı öğrencilik yıllarında şiirleri okul gazetesi Varsity’de yayımlanır.

Çıldırtıcı bir deneyim olarak evlilik

Gizdökümcü şiirin en büyük temsilcilerinden biri olan Sylvia, “Sırça Fanus” isimli eseriyle bilinir. Bu eser Amerikan edebiyatındaki ilk feminist roman olarak kabul edilir. Bu kitap ilk olarak İngiltere’de Victoria Lucas ismiyle yayımlanmıştır. Amerika’daki basımının gecikmesinin sebebi ise Sylvia’nın annesidir. Annesi kitabın basılmasını istemez çünkü yarı otobiyografik bir roman olan Sırça Fanus’ta Sylvia’nın ailesini yanlış tanıttığını iddia etmiştir. 1956 yılında ise İngiliz şair Ted Hughes’la tanışan Sylvia, evlenmeye karar verir ve Boston’a yerleşir. Bu evlilik Sylvia açısından hem bir kaçış ve sığınma noktası hem de çıldırtıcı bir deneyim haline döner. Hamile kalmasının ardından geri dönen Sylvia, The Red Book (çocuk şiiri), Johnny Panic ve In The Bible of Dreams adı altında öyküler yazar.

Entelektüel eril şiddetin sonu: Sylvia ve Ted evliliği

Sylvia, 1957-58 yıllarını öğretmenlik yaparak ve bir psikiyatri kliniğinde yarı zamanlı sekreter olarak geçirir. Ruhundaki rahatsızlık nedeniyle tedaviye bu dönemde başlar. Bu dönemde mükemmeliyetçi ve sevgisini yetersiz bulduğu annesine karşı olan kızgınlığı, yıllarca bastırmaya çalıştığı çeşitli konulardaki öfkesi şiirlerinde dile gelir adeta. Yaklaşık olarak 6 yıllık evlilik ve iki çocuğun sonunda Sylvia, kendisini yaratıcılık açısından oldukça gerilemiş ve kısıtlanmış hisseder. Hayatının aşkıyla evlendiğini zannederken bir anda kendisini evde çocuklarına bakan, dışarıda gezen kocasını bekleyen bir kadın olarak bulur. Sylvia’yı Assia Wevill ile aldatan Ted Hughes, 1962 yılının kışında evi terk eder.

Şair’in şiirle varolma savaşı ve toplumun dayatmaları

Ted’in kendisinden ayrılmasından sonraki sekiz ay boyunca büyük bir öfke ve yoğun kararlılıkla yazan Sylvia son aylarında “Hayatımın en güzel şiirlerini yazıyorum” demişti. Onun için hiçbir şey şiir yazma tutkusunun, şiirle varolma savaşımının önüne geçememiştir. Bulunduğu ortamlarda önce sevgilisi, sonra eşi ve şiir alanında da kendisinden hep bir adım önde olan Ted Hughes ile yarışmak zorunluluğu onu psikolojik olarak yoruyordu. Aynı zamanda da güzel kadın, anne, sevgili vb. gibi salt kadına biçilen birçok toplumsal cinsiyet normunun kendisine yüklenmesine karşın şair olduğunun herkesçe tanınmasının savaşımını verdi. Sylvia’nın yaşamak durumunda bırakıldığı neredeyse bütün kaosunu özetleyen Sırça Fanus adlı romanında, kendi hayatına ilişkin çığlık atarcasına anlattığı çarpıcı ipuçlarına rastlarız. Sırça Fanus imgesi kadını çevreleyen toplumu ifade ettiği kadar, kadının toplumun onu koyduğu yerden çıkışsızlığını da dile getirir. Keza Sylvia’nın şiirleri de kadının köleleştirilmesi, kadının öfkesi, kadının isyanına dairdir.

Sylvia’nın intiharı ve gölgesi

Sylvia, 11 Şubat 1963 gününe her zamanki günlerden biriymiş gibi başlar ikinci kattaki çocuklarının kurabiye ve sütlerini hazırlar odalarına koyar. Daha sonra bugün her zamanki bir gün olmaktan çıkar ve çocuklarının odalarını kapatarak kapının aralıklarını bantlar. Ardından aşağı iner fırının gazını açarak kafasını içeri sokar ve intihar eder. Sylvia’nın intihar ettiği sırada hamile olan Assia, kürtaj olur ve Sylvia’nın çocukları Frieda ve Nicholas’a bakmaya başlar. Ted ile birlikteliğini Sylvia’nın gölgesinde sürdüren Assia’da 23 Mart 1969’da gazı açarak intihar eder.

‘Geceleri özgürce yürüyebilmek istiyorum’

Sylvia’nın tuttuğu günlükler, ‘Günlükler’ adıyla şairin ölümünden sonra 1982’de yayımlandığında Ted bazı bölümleri çıkardığını itiraf etmiş ve hem bu yüzden hem de Sylvia’nın ölüme sürüklenmesinden dolayı çok eleştirilmişti. Sylvia, ölümünden 20 yıl sonra bu günlükler ile tanınmaya başladı ve Pulitzer Ödülü kazandı.

Sylvia’nın 30 yıllık yaşamı boyunca anlaşılamaması ve hissettiği ruh hallerinin hayatındaki öznelerle kaos’a dönüşmesini en iyi şu cümleleri özetler:

“Ana rahmine düştüğüm andan itibaren bedenimde penis ve testisler yerine memeler ve yumurtalıklar tomurcuklandırmaya; tüm eylem, düşünce ve duygu çemberinin kaçınılmaz kadınsılığımla kesin bir çizgiyle sınırlandırılmasına mahkum edildim. Evet sahnenin dinleyen, kaydeden, isimsiz bir parçası olmaya duyduğum yıkıcı arzularım, hepsi ama hepsi; yol işçileri, denizciler ve askerlerle, meyhane müdavimleriyle haşır neşir olduğum kız olduğum, daima taciz ve tecavüz tehlikesi altındaki bir dişi olduğum gerçeğiyle yerle bir oluyor. Fakat tanrım, ben herkesle elimden geldiğince derinlemesine konuşmak istiyorum. Açık bir arazide uyuyabilmek, batı’ya seyahat edebilmek, geceleri özgürce yürüyebilmek istiyorum.”

***günlükler ( temmuz 1951)